Skip to Content

Duanın Psikolojik Cephesi

o

o) Duanın Psikolojik Cephesi:

 
Tatmin edilmemiş sonsuz istek
ve arzularımız şuur altına atılarak bizde umulmayan zamanlarda çeşitli
buhranlara, iç sıkıntılarına yol açar. Dua ile en gizli, en mahrem duygularımızı
dile getirir, içimizi boşaltır, ümidimizi kuvvetlendirir, korkularımızı
hafifletiriz. Dua, içimize eşsiz bir rahatlık verir, gerginliklerimizi giderir.
Dua ile kendimizi Allah'a daha yakın hissederiz. Duasız bir insan, ışıksız bir
mahzene benzer. Duasız insan, yalnızlığın karanlık hapishanesi içinde çırpınan
bir zavallıdır. Dua ile benlik duvarlarını aşabiliriz. Çünkü dua, engel ve
uzaklık tanımaz. Zaman ve mekânlar ona engel olamaz. Dua ile sonsuz aczimizi
yüce Allah'ın sonsuz kudretine bağlama saâdetine ereriz. Dua ile ruh gücümüzü
kanatlandırırız. Duada iç varlığımız aydınlanır. Duada kendi gücümüzle değil;
Allah'ın sonsuz gücüyle iç ve dış düşmanlarımıza meydan okuruz.
İbadet yapmamak ve dua
etmemekten dolayı ruhları aç kalan nice insanlar vardır ki, uygarlığın bütün
lüks ve konforu, ellerindeki servet ve imkânlar onları mutlu edememiştir.
Huzurdan yoksun olan bu zavallılar, vicdanlarıyla baş başa kalmaktan korkarlar.
Onların çılgınca eğlence ve kahkahaları iç varlıklarında tutuşan yangını
maskelese bile, kendilerini için için kemirmekten asla kurtaramaz. Hatırdan hiç
çıkarmamak gerekir ki, ruhun da beden gibi birçok ihtiyacı vardır. Bu hususları
gözden uzak tutan yanlış düşünce ve tavırlar, bugün insanlığı buhranlara
sürüklemekte, kıvrandırmakta, onu gönül huzurundan yoksun bırakmakta ve
felâketine yol açmaktadır. İçimiz iman nuruyla parlamadıkça, ruh yaralarına
merhem olan ilâhî emirler yerine getirilmedikçe, ibâdet ve dualarla içimizi
aydınlatmadıkça ne içimizin kasveti kaybolur, ne de dünya ve âhiret mutluluğuna
kavuşabiliriz.[1]  

Dua, Allah ile kul arasında bir
iletişimdir. Dua etmek için yalnız Allah'a doğru kendini yöneltmeye doğru bir
çaba gerekir. Bu çaba; zekâ ve aklın itmesiyle değil, sevgiyle ve gönülle
olmalıdır. Mesela, Allah'ın büyüklüğünü derinden düşünmek dua sayılmaz. Fakat bu
derin düşünce, aşk ve imandan bir öz ile yoldaş olarak gerçekleşiyorsa, işte o
zaman dua olur.[2]
Dua; ruhun, kalbin ve gönlün,
kısacası insanın manevî varlığının Allah'a yönelişidir. Dua  esnasında insanın,
bu yönelişe engel olan hususlardan ilgi ve alâkayı kesip dua için hazır hale
gelmesi gerekir. Dua, çağırmak, dâvet etmek anlamında olduğu için, iç dünyamıza
Rabbimizi dâvet edeceğimiz zaman, dâvetten önce, gelecek misafirin rahatsız
olacağı şeylerden iç mekânımızı temizlememiz gerekiyor. İçimizde O'na aykırı
duygular olmaması gerekir. Mesela, parayı her şeyden çok seven bir insan, bu
putu içinde taşıdığı müddetçe Allah'ı kalbine nasıl yerleştirecek, ve O'na
gönülden teslimiyetle nasıl dua edecek?
Evimize çok saygı duyduğumuz
bir kimse geleceği zaman tedirgin oluruz. Bu tedirginliği "acaba gereken
hürmeti, saygıyı gösterebilecek miyiz? Rahat ettirebilecek miyiz? Bu konuda bir
yanlışlık yapar mıyız?" diye yaşarız. İşte Rabbimiz gibi, varlığımızın kendisine
fedâ olduğu ve karşısında bir "hiç" olduğumuz varlık karşısında dua ederken aynı
his ve duyguları duymamız gerekir.
Duanın hakikati, kulun
Rabbinden yardım dilemesidir. İstenilen varlık, her zaman
isteyenden üstündür. Kul, isteyen makamında olduğu için, zillet ve perişanlığını
Allah'a arz etmeli ve dua ederken bu makamda olduğunu unutmamalıdır.
Yoksulluğunu sevgi ve saygıyla Allah'a sunmalıdır.
Genellikle felsefî, bilimsel ve
düşünsel çaba, araştırma, tahlil ve incelemeler sonucu elde edilemeyen şeyler;
aşk ile, sevgiliye bağlanma ile ve içten gelen bir coşku ve samimiyetle elde
edilebilir. Güçlü iman, "yapar". Anahtarı bizde olmayan her kapı, ancak aşkın,
inanç ve ihlâsın mucizevî gücünün saldırıya geçmesiyle kırılabilir, açılabilir.
İmkânsız olan şey, aşk emredince teslim olmak zorunda kalır. Sevginin, aşkın,
fedakârlık ve samimiyetin anlamını iyi kavrayanlar için Allah'ı tanımak çok
kolaydır. Nasıl? Bir gülün kokusunu algılamanın rahatlığıyla!.. Allah'ın
huzurunda olduğumuzu hissedebiliriz ki, her yer O'nunla dopdoludur.
O her yerde vardır.[3]
Cibril
hadisinde Rasûlullah (s.a.s.) "ihsan"ı tarif ederken, "ihsan; Allah'ı
görüyormuş gibi ibâdet etmendir. Sen O'nu görmüyorsan da O seni görüyor."[4]
buyuruyor. Bir insan, Allah ile ilişkilerinde ihsan derecesine ulaşmışsa, o
makamın hisleriyle dolmuş ve coşmuşsa, duanın hükmüne vâkıf olmuş demektir.
Çünkü dua yapan insan, dâvet edeceği varlığı her an yanında hatta şah damarından
daha yakın hissediyorsa, O'nu maddî dilinden ziyade aşkın ve imanın diliyle "Ya
Rabbim, Sen zaten benim halimi görüyorsun. Gördüğün bir şeyi tekrar Sana dilimle
anlatmak benim için edepsizlik olur. Artık gereğini sen
bilirsin. Senden gelen her şeye râzıyım" der. Yanlış anlaşılmasın; ihsan
derecesine ulaşmış kimselerin artık ellerini kaldırıp da dilleriyle Allah'a dua
etmeleri gerekmediği söylenmiyor. Şüphesiz Rasûlullah (s.a.s.), ihsan makamında
olduğu halde, o, hayatının her bölümünde ölene kadar ellerini açıp diliyle dua
etmiştir. Burada aşk, sevgi ve imanla kurulan fizikötesi bir halin öneminden
bahsedilmektedir.
İnsan, yeryüzünde sürdürdüğü
hayatında hangi konumda olursa olsun, -zengin, fakir; yüksek makamların sahibi,
makamsız; çevresi geniş veya kimsesiz-  her an duaya muhtaç bir varlıktır. Bu,
her yönümüzle sınırlı ve zayıf bir yaratık olmamızın sonucudur. Tüm insanlar,
duaya aynı oranda muhtaçtır. Ama herkes için duaların, isteklerin mâhiyeti
farklı olabilir. Biz, fakir kimselerin zenginlerden daha çok duaya muhtaç
olduklarını zannedebiliriz. Aynı şekilde çevresi kalabalık, adamları çok olan
kimselerin, yalnız insanlardan daha az duaya ihtiyaç duyabileceklerini de
sanabiliriz. Eğer biz böyle düşünüyorsak, duayı anlamamış sayılırız.
Mesela; fakir bir insan
düşünün. Ellerini açmış, Allah'ın "Rezzak" ismini anarak rızkının
genişletilmesini istiyor. Bu noktada zengin insanın dua etmesine gerek yok
diyebiliriz. Halbuki bu noktada, zengin insan da ellerini açıp "Ya Rabbi, beni
Karun gibi şımartma. Bana vermiş olduğun nimetlerin şükrünü edâ etmeyi bana
nasip ve müyesser kıl" diye dua etmelidir. Görüldüğü gibi, her ikisi de duaya
muhtaç. Hatta bize duaya daha az ihtiyacı var gibi gözüken zenginlerin, belki de
fakirlerden daha çok ihtiyacı vardır. Çünkü varlıkla imtihan edilmek, yoklukla
sınanmaktan daha zor ve tehlikelidir. Çünkü, "insan kendini müstağnî (kendini
kendine yeterli) gördüğü zaman azar, tâğutlaşır." (Alak: 96/6-7)
"Ey insanlar! Allah'a muhtaç
olan fakirler sizsiniz. Zengin ve övülmeye lâyık olan ancak Allah'tır."
(Fâtır: 35/15) Ebû Zer (r.a.)'dan rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.s.)
şöyle buyurdu: "Allah azze ve celle buyurdu ki: 'Ey kullarım! Hepiniz
açsınız; ancak Benim yedirdiklerim müstesna. O halde sizi yedirmemi isteyin ki,
yedireyim. Ey kullarım! Benim giydirdiklerim dışında hepiniz çıplaksınız; o
halde sizi giydirmemi isteyin ki, giydireyim. Ey kullarım! Sizin öncekileriniz
ve sonrakileriniz, cinleriniz ve insanlarınız, yüksek bir yerde toplansalar da
hepsi Benden (ayrı ayrı şeyler) isteseler, Ben onlardan her birine isteğini
versem; bu, Benim yanımdaki (hazine)lerden ancak denize daldırılan bir iğnenin
(sudan) eksilttiği kadar eksiltebilir."[5]

Demek ki insan ne kadar güçlü
ve zengin olursa olsun, Allah karşısında kendini yoksul görmeli. Zaten insan,
kendini yoksul görmezse başkasından istemenin bir anlamı olmaz. Kudsî hadiste
Cenâb-ı Allah'ın "Hepiniz açsınız ve çıplaksınız. Ancak benim yedirdiklerim
ve giydirdiklerim hariç" demesi dikkat çekici bir husustur. Çünkü nice
zenginler vardır ki, hâlâ halkı sömürmenin yollarını aramaktalar. Aç olmasalar
böyle davranırlar mı? Yine nice gardırop dolusu elbiseleri olmasına ve üzerinde
giysisi olmasına rağmen, orası burası çıplak insanlar var. Çünkü giyinirken
Allah'a ihtiyaç duymadan hevâlarına göre giyiniyorlar.
İnsan Allah'ın karşısında
devamlı surette şu duyguları hissetmeli : "Ya Rabbi, beni Sen var ettin.
Varlığımı Senin sayende sürdürüyorum. Sen bana her şey veriyorsun. 
Verdiklerinin  ve  iyiliklerinin sayısı, bilemeyeceğim kadar çok. Ama bunların
karşısında ben Sana yeterince kulluk yapamıyorum. Ben çok günahkâr ve isyankâr
bir kulunum. Aslında yanına varmaya da utanıyorum. Yanına gelecek yüzüm yok.
Fakat senden başka gidecek bir yerim de yok. Kapına geldim, beni geri çevirme,
yanında bana da bir yer ver ve beni bağışla..."
Evet, dua için asıl hazırlık
ruhî hazırlıktır; ruhî ve kalbî manada bir yöneliştir. Yoksa fizikî olarak
bedeni kıbleye yöneltip elleri açmak ve alışılmış cümleleri otomatik olarak
söylemek dua edenin sadece basit bir dış görünüşüdür. Dili, ezberlediği
klişeleşmiş dua metinlerini otomatik olarak bilinçsizce seslendirirken o, mânevî
varlığıyla bir başka işin peşinde, maddî hayatın içinde olabilir.
Dua anlatılmaz, dua yazılmaz!
Dua, kulun Allah ile diyaloğa geçmesidir. Dua, yalnız dilde gerçekleşen bir olay
değildir; onun gerçek yeri ruhtur. Dua sözden ziyade histir, coşkudur.[6]   

 

 

[1]
Abdullah Aymaz, Psikolojik ve Sıhhî
Açıdan İbadet, s. 72.

[2]
Alexis Carrel, Dua

[3]
Ali Şeriati, Dua, s. 61-62.

[4]
Buhâri, Müslim.

[5]
Buhâri, Müslim.

[6] Ahmet
Kalkan, Kur'an Kavramları.

Yorumlar

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

sponsorlu bağlantılar

Son yorumlar