Skip to Content

Şükrün Önemi

Şükrün Önemi

Şükrün Önemi
           
Hayat bir nimettir. Hayatın
devamını sağlayan her şey birer nimettir. Allah'ın zatını idrak etmek bir
nimettir. İman ise bir insan için en büyük nimettir. Allah'ın bir kuluna iman
nasip etmesi, ona olan nimetini tamamlaması demektir. Şükrün başı Allah'ı
bilmektir. Allah'ı Rab olarak bilen, O'nun nimet verdiğinin şuurunda olan bir
kimse de O'nu sevmeye başlar. Allah'ı seven O'na ibadet eder, O'na hiç bir şeyi
şirk koşmayarak O'nun nimet verici olduğunu itiraf eder. Kul bu şuurla eşi ve
benzeri olmayan bir Rabbin önünde kulluk yaptığının, bir büyük lezzetle ülfet
ettiğinin farkında olur. Bu nedenle Tevhid, yani Allah'ı hakkıyle birlemek
şükrün zirvesidir.
İnsan kul olarak her zaman
fakirdir, yani her açıdan Allah'a muhtaçtır (35/Fâtır, 15). Çünkü O'ndan başka
nimet veren yoktur. Hayatını sürdürebilmek için her zaman O'nun yarattığı
nimetleri tatmak zorundadır. Kul bu nimetlerin karşılığını da ancak
ibadetle/kullukla yerine getirebilir. İnsan  aynı zamanda, hata ve günah
içerisindedir. Günahkâr ise her an Rabbinin af ve mağfiretine muhtaçtır. Bu
açıdan Allah (c.c.) kulları hakkında Rahim ve Ğafur'dur. Rahim olan Allah
kullarına nimet vererek ve ihsanda bulunarak merhamet etmektedir.
Kul daima Rabbinin verdiği
nimetler ile nefsinin günahları arasındadır. Hasan-i Basrî diyor ki:  "Ben
ni'met ile günah arasında sabahlıyorum. Bundan dolayı nimeti şükürle, günahı ise
tevbe-istiğfar ile hatırlamak istiyorum." (nak. Ibni Teymiyye, el-Câmiu'r Rasâil,
1/116)
Şükretmenin ne kadar önemli bir
konu olduğuna bir delil de, İblis'in Kur'an'da ibret olarak nakledilen şu
sözleridir: "İblis: ‘Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de
onları (insanları) saptırmak için senin doğru yolunun üstünde tuzak kuracağım.
Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından
sokulacağım ve sen, onların çoklarını şükredenlerden bulamayacaksın' dedi."
(7/A'râf, 16-17) Âyette ifade edildiği gibi, şeytan, insanın şükürden
uzaklaşmasını, kendisi için büyük bir başarı olarak görüyor. Şeytanın hedefinin
insanları şükürden alıkoymak olduğuna göre, şükretmeyen insanın nasıl bir
dalâlet içinde olduğu anlaşılır.
Şükrün işaret ettiği bütün
görüntüler Allah'a ait olmasına rağmen Kur'an, bir yerde ana-babaya da
şükredilmesini emrediyor (31/Lokman, 14). Bunu Türkçedeki teşekkür ve iyilik
olarak anlamamız daha uygundur. Yalnız, Kur'an'ın ana-babaya şükür/teşekkür
edilmesini emretmesinde, ana-babaya karşı evlâtların tavırlarına dikkat
çekildiğini görmek zorundayız. Bebekliğimizden itibaren onların yaptıkları
iyilikleri unutup nankörlük yapmamamız, onlara saygı ve minnettarlıkta
bulunmamız gerektiğini Kur'an, onlara şükürle emrederek, insanlara karşı da
nankör olmamamızı belirtiyor.
Kur'an, ahiret için çaba
harcayan mü'minleri ‘şükr' kökünden gelen ‘meşkur' sıfatıyla övmektedir. "Kim
de Ahireti ister ve bir mü'min olarak ona çalışırsa, işte böylelerinin çabası
meşkur'dur (şükr'e değerdir)." (Isra, 19; ayrıca bkz. Insan, 22) Allah (cc)
şükreden kullarının ecirlerini kat kat onlara öder. Ahiret mutluluğunu kazanmak
için çaba harcayan mü'minlerin bu çabası Allah katında değerlidir, makbuldur. Bu
çabaların karşılığı (şükrü) bol bol verilecektir. Karşılığı verilen çabalar,
gayretler; meşkûr'dur.
nasıl somutlaştığını aşağıdaki
örnek güzel bir şekilde göstermektedir: "Rasulüllah (s.a.s.) geceleri ayağa
kalkıp ayakları kabarıncaya kadar namaz kılardı. Kendisine; ‘Allah (cc) senin
geçmiş ve gelecek günahlarını affetti (niye kendini bu kadar yoruyorsun)'
denildi. "Allah'a şükreden bir kul olmayayım mı?" cevabını verdi. (Buhâri,
Teheccüd 6, 2/63; Tefsir-Fetih 1, 6/169, Rikak 19, 8/124; Müslim, Sıfatü'l
Munafikîn 18, Hadis no: 2819, 4/2181; Tirmizî, Salât 304, Hadis no: 412, 2/268; 
Nesâi, Kıyâmu'l Leyl 17, 3/178)
Mü'minin  hayatı sabır ile
şükür anlayışı arasında geçmelidir. Allah'ın verdiği nimetler sayılamayacak
kadar çoktur. Bu nimetlerin sahibine şükür, insanlık borcudur, yaratılışın
gereğidir. Şükür borcu iman ettikten sonra, bütün bir ömrü Allah'ın istediği
gibi yaşamakla, nimet sahibinin rızâsı doğrultusunda hayat sürmekle yerine
getirilir. Bir nimete kavuşulduğu veya kişiyi memnun edecek bir hayır ona
ulaştığı zaman, ‘şükür secdesi' yapmak müstehabtır. Rivayet
edildiğine göre "Peygamberimiz (s.a.s.)'e sevindirici bir haber  geldiği zaman
veya onun müjdesi verildiğinde hemen Yüce Allah'a şükür için secdeye kapanırdı."
(Ebû Dâvud, Cihad, Hadis no: 2774, 3/89)[1]                                 
                                                                                                                            

Sâdi-i Şirâzî, Gülistan'ın
dibacesinde;  "Bir insan, her nefesinde  Allah'a karşı iki şükür borçludur."
der. Bir soluk alıp vermede hayatını iki defa bağışlayan, iki defa can veren
Allah'tır. Böyle bir Allah'a elbette dilinle, halinle, kalbinle, kalıbınla,
teşekkür etmen  icap eder. Bundan dolayı gerçek anlamda hamd ve şükürde
bulunanlar çok azdır. "Kullarımdan şükreden ne kadar az!" (34/Sebe' 13) 
      
Çok sevilen, çok sayılan bir
zatın, bir padişahın hediyesi bize iki hususu düşündürür. Birincisi, o kimse
tarafından bize verilen hediyenin maddî kıymet ve değeridir ki, bu, ondan
alınacak zevk ve lezzet, sadece maddî değeri kıymetindedir. İkincisi ise, onun,
çok saygın bir zatın, bir padişahın hediyesi olması hususudur ki, burada artık
maddî değerin hiçbir kıymeti yoktur. Bu makamda önemli olan, bu hatıranın o
saygın kişiye ait oluşudur. Böyle bir hediyeden alınacak zevkin, öncekinden kat
kat fazla olduğunu herkes kabul eder. Çünkü, bu hatırayla, onu bağışlayan zata
bağlanılır, bu hediye, ikram edenle yakınlığın simgesi kabul edilir.
Bu örnekle anlaşılmaktadır ki,
nimet verilen kimse, nimetten çok, nimet vereni hatırlamalıdır. Verilen
nimetlerden  yararlanmaktan  daha  çok  önemlidir,  nimet  verenin  bize  önem 
verip,   bağış  ve ikramlarını  sunması. Nimetten, nimet sahibine intikal
edilmelidir; Araçlardan amaca, postacıdan mektup sahibine, aracıdan her şeyin
gerçek sahibine;  Ve  bunca  acziyet  ve  isyanımıza  rağmen bize ihsan ve
bağışından vazgeçmeyen gerçek mürebbimiz Rabbimize. O yüzden tüm nimetlerin
sahibi olan zat, büyüklüğünden ve bize değer verdiğinden dolayı devamlı
şükredilmeye lâyıktır. Şükür, sadakat makamıdır. 
Allah, insanlar için çeşit
çeşit nimetler yaratmış, onlara yol gösterici olarak peygamberler gönderip
kitaplar indirmiştir. Kendileri için kulaklar, gözler ve kalp var etmiş, ayrıca
doğru yolda olsunlar ve dünya-ahiret saadetini kazansınlar diye emir ve
yasaklarda bulunmuştur. Bütün bunların karşılığında insana düşen O'nun yolunda
yürümek ve emirleriyle yasaklarının dışına çıkmamaktır. İşte hamd ve şükür
budur. Allah'ın insanlardan insanlar için istediği budur. (5/Mâide, 6, 89; 16/Nahl,
78...) Yoksa, Allah insanların hamd ve şükrüne muhtaç olmadığı gibi,
küfürlerinden de etkilenecek değildir. Hamdeden, şükreden kendi iyiliği için
şükreder, hem dünyada, hem âhirette gerçek saadete erer. Allah, şükrünün
karşılığında nimetlerini artırır ve kendisini mükâfatlandırır, yani O da
kullarının şükrüne karşı şükredendir (27/Neml, 40; 14/İbrahim, 7).[2]
Dünya nimetlerinden çok âhiret
nimetleri, maddî nimetlerden çok  manevî nimetler için şükretmemiz gerekir.
Allah'a şükretmek, bize her iyiliği, her nimeti ihsan eden Allah'a karşı, bu
ihsan ve nimeti vermesi yüzünden, yalnız sözle değil; fiil ile de ta'zim
etmektir.
Bazı insanlar, şükretmek için
kendilerine çok büyük, özel bir nimetin gelmesini veya büyük bir probleminin
çözülmesini beklerler. Halbuki insan her ânında sayısız nimetler içindedir.
Hayatı, sağlığı, aklı, duyuları, nefes aldığı havaya varıncaya kadar
sayılamayacak nimetler içinde yüzmektedir en şikâyetçi ve nankör insan bile.
Bütün bunlar şükrü gerektirir. İnsan, nimetler içinde yüzerken bunların
kıymetini anlamayabiliyor; ama elinden çıktıktan sonra nimetlerin değerini
anlayıp nankörlüğünün cezasını çekiyor.  
Şükür, maddî nimetlere
yapıldığı gibi, daha çok manevî nimetlere karşı yapılır. Nimetlerin en büyüğü de
imandır. Hikmet, mârifet, ilim nimetleri, maddî nimetlerden daha büyüktür
anlayanlar için.  Kitab'ımızın hamdle başladığını unutmamak, iman ve hidayet
gibi nimetlere sahip olduğumuzu, başka problem ve eksiklerin çok da önemli
olmadığını, dilimizle ve tebessümümüzle şükür ve hamdi devamlı taşıyarak
gösterebiliriz. 
Çay ikram edene teşekkür eden
kadirşinas kimse, hiç bunca nimet verene teşekkürü unutur mu? "El-hamdü
lillah (hamd Allah'a mahsustur) de. Fakat onların çoğu düşünmezler." (29/Ankebut,
63) El-hamdü lillâh, Sana şükürler olsun Rabbim!    
Bir  insan, kendi haberi
olmadan birinin sürekli kendi iyiliği için çalıştığını öğrense acaba ne yapar?
Herhalde, önce kendisine bu iyiliğin niçin yapıldığını öğrenmek ister. Sonra, bu
yapılanlara kayıtsız kalmaz; en azından teşekkür eder. İşte şükrün bir anlamı da
budur. Allah, bize bizim haberimiz olmadan iyilikler, güzellikler veriyor. Ama
biz, gaflet içinde yaşadığımız-dan bunların farkında değiliz. Her şey biz
insanlar için ayarlanmış, uygun hale getirilmiş, emrimize verilmiş. Fakat
insanoğlu bunların gelişi güzel, rastgele yapıldığını zannediyor. Bu uyumu, bu
muazzam düzeni ve bunun sanatkârını fark etmek, Allah'a sonsuz teşekkürü
gerektirir. Bunun içindir ki, Kur'an hamd ile başlamıştır.
 

 

[1]
Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, 646. Ahmet Kalkan, İslam Akaidi:
352-353.

[2]
A. Kalkan, Hamd kavramı

Yorumlar

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

Son yorumlar