Skip to Content

c- Fiil (Aksiyon-Eylem) İle Şükür

c

c- Fiil (Aksiyon-Eylem) İle Şükür:

 
Bedenin organlarıyla nimet
verene itaat etmek ve O'nun yüce emirlerini yerine getirmektir. Kısaca İslâm'ı
her bakımdan yaşamaya çalışmaktır. Çünkü nimet vereni bilip O'nu övmek, bir
anlamda O'ndan gelen her şeyi kabul etmektir. Allah'a şükür; hidâyete uymak,
İslâm'a teslim olmak demektir. Şükür, söz tekrarından çok, uygulamadır,
eylemdir.
Şüphesiz yalnızca dil ile
‘Allah'ım sana şükürler olsun' demek şükür için yeterli olmaz. Fiil ile şükür,
Allah'a hakkıyla kullukla beraber  aynı zamandan Allah'ın verdiği nimetlerden
Allah'ın diğer kullarını da faydalandırmaktır.[1]
"...Ey Dâvud ailesi!
Şükredin. Kullarımdan şükreden azdır." (34/Sebe', 13)
"Eğer siz gerçekten yalnız
Allah'a kulluk ediyorsanız, O'na şükredin." (2/Bakara, 172)
Âyetlerde "şükür deyin"
buyrulmamış, "şükredin" denilmiştir. "Şükretmek", gerçek şükrün, Allah'ın
emrettiklerini yapıp nehyettiklerinden de uzaklaşmakla edâ edileceğini gösterir.
Dolayısıyla şükür, bazılarının zannettiği gibi sadece namazlardan ve yemek yiyip
doyduktan, su içip kandıktan sonra "el-hamdü lillâh" demekten ibaret değil;
bunun yanı sıra ibadetin fiilen edâ edilmesi demektir. Rasulullah, geceleri
yataktan kalkıp ayakları şişene kadar namaz kılmasının sebebini öyle
açıklıyordu: "Şükreden bir kul olmayayım mı?" (Buhâri, Teheccüd 6;
Müslim, Sıfatü'l Münâfikîn 18, 79). Rasûlullah (s.a.s.), şükür etmeyi, sadece
dil ile yapılan bir övgüden ibaret görmüyor, aksine şükrü bizlere bütün
nimetleri sunan Allah'a, bedenin bütün âzâlarıyla yapılan bir ibadet olarak
görüyordu. Onun için şükür şöyle tarif edilir: "Şükür, Allah'ın vermiş olduğu
nimetlerin etkisinin, kulunun dilinde övgü, kalbinde sevgi ve âzâlarında itaat
ve bağlılık olarak zuhur etmesidir."
Gerçek şükür için, dilde
Allah'tan başkasının övgüsü olmamalı, kalpte Allah'tan başka sevgili
bulunmamalı, mahluklardan biri sevilse bile Allah için sevilmelidir. Allah
sevgisi insanın kalbine yerleşince de, insan o sevdiğinin bütün emirlerini tüm
organlarıyla yerine getirir ve bütün yasaklarından da çekinir. İşte hakiki şükür
budur.
"Yalnızca Rabbinin nimetini
anlat; onu minnet ve şükranla an." (93/Duhâ, 11)
Bu âyet-i kerimede geçen
"anlat" kelimesinden maksat, ya Allah'ın vermiş olduğu nimetleri başkalarına
da anlatarak zikretmek ve "Allah bana şu şu nimetleri nasib etti"  demektir; ya
da "bu âyet-i kerimede anlatılması emredilen nimet: "Allah yoluna dâvet etmek,
O'nun şeriatını tebliğ etmek ve ümmete İslâm'ı öğretmektir." Âyet-i celile, bu
iki manayı da kapsamaktadır.
İnsan, dalâlet ve câhiliyyet
içerisinde olduğu günleri hatırlamalı ve Allah'ın kendisini karanlıklardan,
nur'a çıkartmış olduğuna şükretmelidir. Hz. Ömer (r.a.) de böyle yapıyor,
câhiliyyet günlerinde helvadan put yapıp, acıkınca yediklerini hatırlayınca, o
günlerine gülüyordu. Müslüman, Allah'ın nimetiyle zengin olduktan sonra da,
fakir olduğu eski günlerini hatırlamalı ve davranışlarını ona göre
ayarlamalıdır. Durumu düzeldiğinde sıkıntılı günlerini hatırlamalı, sonra da
Allah kendisini o dertlerden kurtardığı için şükür vecibesini yerine
getirmelidir. Bu şekilde, Allah'ın kendisine verdiği nimetlerin anlatımı olur ve
bunun vecibelerini insanları Allah yoluna dâvet etmek suretiyle tamama erdirir.
Kulun şükrü, üç rükûn üzere
kuruludur. Bunların hepsi bir arada olmayınca kul, şükür etmiş sayılmaz. Bunlar:
Allah'ın vermiş olduğu nimetleri itiraf etmek, bu nimetlerden dolayı Allah'a
hamd ve senâ etmek, bu nimetleri, Allah'ın rızasını kazanacak işlerde
kullanmaktır.
Allah'ın vermiş olduğu
nimetleri itiraf etmek, bu nimetleri kendi tecrübemize, zekâmıza, çabamıza,
makamımıza, şöhretimize ve kuvvetimize değil; sadece Allah'a dayandırmaktır.
Karun, kendisine verilmiş olan nimeti, kendi bilgisine ve becerisine
dayandırınca Allah onu, bütün malı ve mülkü ile yerin dibine sokmuştur. Bunun
için, normal olarak kişi, kendisine bütün bu nimetleri veren Allah'a
şükretmelidir. Sonra, kendisine nimet verenin Allah olduğuna yakînen iman eden
ve O'na hamd ve senâ eden kişi, kendisine verilen bu nimetleri Allah'a isyan
yolunda kullanmaz. Kendisine mal verilen kişi, faizle para vermeyeceği gibi,
sıhhat ve âfiyet verilen kişi de, insanlara karşı zor kullanarak, onlara
zulmetmez; ibadetleri terk etmez. Bu rükünleri gereği gibi edâ ettiğimiz zaman,
hiç şüphe yok ki Allah bize vermiş olduğu nimetleri çoğaltacak ve Kerim olan
kitabında "Şükrederseniz, and olsun ki size arttıracağız." (14/İbrahim,
7) buyurarak, vaad etmiş olduğu üzere, o nimetleri bereketlendirecektir.[2]              

Seyyid Kutub, şükrün
derecelerini şöyle açıklar: Allah Teâlâ'ya şükrün pek çok dereceleri vardır.
Birinci derecesi, Allah'ın fazl u keremini itiraf ederek isyan etmekten hayâ
etmektir. Son derecesi de, bedenin bütün hareketiyle, lisanın bütün
telâffuzuyla, kalbin bütün hafakanıyla, ruhun bütün titreyişi ile Rabb-i
Zülcelâl'e şükretmektir.[3]
Mevdûdi, şükrün belirtilerini
şu şekilde açıklar: Şükrün belirtisi, ihlâsla Allah'ın lutfettiği nimetlerin
kadrini bilmek ve bunu dil ile ikrar edip davranışlarla sergilemektir. Bu da üç
şeyi ifade eder: Birincisi, şükreden kimse kendisine nimet verenin lutfunu iyice
değerlendirmeli ve şükürde başkasını O'na ortak kabul etmemelidir. İkincisi,
kendisine nimet veren varlığa sevgi ve bağlılık duymalı ve bu tür duyguları
O'nun düşmanlarına karşı beslememelidir. Üçüncüsü, kendisine nimet verene itaat
etmeli ve O'nun isteğine aykırı harekette bulunmamalıdır.[4]
 

 

[1]
Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, s. 648 vd. Ahmet Kalkan İslam
Akaidi: 351.
 

[2]
Abdülhamid Bilâlî, Arınma Yolu, 2/22-25

[3]
Seyyid Kutub, Fî Zılâl, 1/291

[4]
Mevdudi, Tefhim, 1/422

Yorumlar

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

Son yorumlar