Skip to Content

Kalbin Hastalığı ve Mühürlenmesi

Kalbin Hastalığı ve Mühürlenmesi

Kalbin Hastalığı
ve Mühürlenmesi               

 
Kur'an'ı gerektiği gibi anlamak
için kalbin kilitli olmaması gerekir. (Muhammed, 22) Kalbin, görevini
yapabilmesi için, selîm olması;  hastalıklı ve ârızalı bulunmaması gerekir.
Kalplerin selim olmayıp, marazlı (hastalıklı) olmasını  Kur'an, hemen daima
nifak illetiyle irtibatlı gösterir (2/Bakara, 10; 5/Mâide, 52; 8/Enfâl, 49; 9/Tevbe,
125; 22/Hacc, 53; 24/Nur, 50; 33/Ahzâb, 12...) Bu ayetlerden yola çıkarak şu
tespitleri yapabiliriz:
Kalbi perişan eden
hastalıkların başında samimiyetsizlik ve riyakârlık gelmektedir. Münâfıklığın en
tipik özelliği kalp hastalığıdır. (2/Bakara, 10) Kalp hastalığının diğer
belirtileri arasında doymazlık, hırs (bkz. 33/Ahzâb, 32), rics (pislik,
iğrençlik, sefihlik), şeytan fitnesine yataklık dikkat çeker. (bkz. 9/Tevbe,
125; 22/Hacc, 53) Kalp marazı; kalp katılığı, kalp kararması (kasvet) getirir.
Kur'an, bu kalp kasvetinden çokça bahseder ve onun insanın sonsuzluğa, güzele,
iyiye, kısaca Allah'a giden yolunu tıkayan bir bela olarak gösterir.
"Yazıklar olsun kalbi kasvetle dolmuş olanlara." (39/Zümer, 22) Kalp
kasvetini azdıran en önemli sebep, sonu gelmez arzu ve emeller, hırslar ve
tutkulardır. (57/Hadîd, 16) Kalp kasvetinin en tipik temsilcileri yahudilerdir.

İnsanın kalbini tahrip eden
tutum ve davranışları, giderek kalbi paslandırır. Kalbin paslanması, hak ve
hakikata açılabilecek pencerelerin kapanma noktasına yaklaşması demektir. Bu
duruma gelen kişi, Yaratıcı ile arasına tam bir perde çekmiş olur. (83/Mutaffifin,
13-15) Hastalanan ve paslanan kalp, nihayet körleşir. Ve insan için esas körlük
budur. (22/Hacc, 46) Kalbin körelmesi, kalp gözünün, yani basîretin kör
olmasıdır ki, insanın kâinatı, varlıkları ve kendi nefsini okumasını (en azından
doğru okumasını) engeller. Böyle olunca da, kalp körlüğü insan ve evrenin
sırlarını çözmeye götüren bütün organ ve araçları dumura uğratır ve bütün
girişimleri aksatır. Nitekim Kur'an, kalple akıl arasında devamlı ilişki kurmuş,
iş görmez hale gelen bir kalp gözünün akıl faaliyetini de fonksiyonunu icra
edemez hale getireceğine işaret etmiştir. (bkz. 22/Hacc, 46) Kur'an, bu konuda 
"akıl işleten, akıl faaliyeti yürüten kalpler"  deyimini kullanıyor. 7/A'râf,
179. ayeti ise, inceden inceye düşünüp sırları keşfedemeyen kalplerden söz eder
ve bu kalplerin sahiplerini gözleri görmez, kulakları işitmez olarak
nitelendirdikten sonra onların yerlerini hayvanlardan daha aşağılarda gösterir.

Kalp körlüğünü; kalbin
damgalanması, kilitlenmesi, perdelenmesi ve mühürlenmesi izler. Bu son aşama,
insanın evrensel hak ve hakikate, imana açılan tüm kapılarının kapanmasıdır. Bu
aşamadan dönüş yoktur. Dünya planındaki imtihanın kesin kaybıdır bu. Kur'an'da
bu son aşamayı ifade için kalbin tab' edilmesi (7/A'râf, 101; 9/Tevbe, 87, 93;
10/Yûnus, 74; 30/Rûm, 56); hatmedilmesi / mühürlenmesi (2/Bakara, 7; 45/Câsiye,
23; 6/En'am, 46) ve  kalbe  kilit vurulması (4/Nisâ, 155; 47/Muhammed, 24),
kalbe perde çekilmesi (6/En'âm, 24; 18/Kehf, 57) deyimleri kullanılmaktadır. Bu
hale düşenlerin diğer duyu organlarının da ödevlerini insana yaraşır biçimde
yapamayacağı dikkat çekilir.
Kalbi taşlaşmışların gözleri
yaşsız olur. (bkz. 2/Bakara, 74) Bu hal, kalp mühürlenmesi açısından önemlidir.
Kalbin sevgi ve merhametten aldığı öyle yüce bir zevk vardır ki; böyle zengin
gönüllerde dokulara kan veren kalp, sanki bir başka zevkle çarpmaktadır.
Bir insan, Allah'a karşı
sorumluluk ve şükran hissi duymaz, takva özelliklerine sahip olmazsa; kalp,
kulak ve gözünde meydana gelen ceryan kesilmesi (mühür ve perde) onun idrak
cevherini yok eder. Ona gerçekleri en kesin bir dille anlatsanız da; o, bunu
fark edemez. Çünkü Allah'ın yaratış sırrında güzellikler ve ihtişam vardır. Gözü
perdeli, kalbi ve kulağı mühürlü olan bunu fark edemez. Dolayısıyla onların
uyarılması ve uyarılmaması eşittir; inanmazlar.
Bütün kâfirlerin değil; insanî
değerlerden soyutlanmış küfürde inatçı kimselerin kalpleri mühürlenir. Cenab-ı
Hak, küfre düşen bir kimseyi sonsuz rahmetiyle uzun süre gözetimde tutar; yani
kalbini hemen mühürlemez. Ona dönüş şansı tanır. Fakat gurur, cimrilik ve
azgınlıkta direnirse, ilahî gazap mührünü vurur ve artık o iflah olmaz. Artık bu
kimse Fatiha'daki  "mağdûb-i aleyhim"  grubuna girmiştir. Diğer kâfirler
ise  "dâllîn"dir; günün birinde, kendi tavırlarıyla liyakat kesbettiğinde
Rabbimiz hidayet verebilir.
Müslüman açısından kalplerin
mühürlenmesi gerçekleşmez; öyleyse bu konu sadece azgın kâfirleri ilgilendirir
diyemeyiz. Günümüzde günahlar çok kolaylaşmış, bilerek veya bilmeyerek şirke,
küfre düşmek olağan hale gelmiştir. Bir müslümanın, kalplerin mühürlenmesi,
Allah'ın lanetine uğramasına giden yolları iyi bilmesi gerekir ki o tehlikeli
istikamete meyl etmesin. Günahtan küfre, küfürden kalp mühürlenmesine giden
korkunç tehlikelerden uzak kalmak için çok hassas olmalıyız. Şeytanın ve nefsin
günah işletmekten muradı; bizi sadece günahkâr kılmak değil; fırsatını bulup
kalbi mühürletecek noktaya getirmektir. Her günah da, tevbe edilmediği ve ısrar
edildiği müddetçe sonu ümitsizliğe, uydurma te'villerle haramı helalleştirmeye,
kalp katılığına, dolayısıyla  küfre açılan bir kapıdır. Kur'an, bu nedenle
günahlardan kaçmamızı ısrarla emretmektedir. Bir insan günah işleye işleye, adım
adım küfre yaklaşır. Günah işleyen, daima günah çevresinde günahkârlarla dost
olacağından, yavaş yavaş günahkârlığı karakter çizgisi haline getirir.
Günah işleyen, suçuna karşılık
te'vil yolları arar. En tehlikeli oyun da budur. Bu te'vil hastalığı ilerleyerek
Kur'an'a saygıyı azaltır. Sonunda küfre götürebilir. Zaten tevbenin temel sırrı
budur. Günah işleyen, hiçbir mazeret, bahane icat etmeden, te'vile kapılmadan
suçunu idrak ve kendine itiraf etmelidir. Bu kabul, te'vilden ve küfürden
kurtarır. Bu konuda İblis ile Hz. Adem'in işledikleri hata konusundaki tavırları
Kur'an'da ibret alacağımız şekilde vurgulanır. Günah kompleksine düşerek de
insan küfre doğru yönelebilir. Şeytanın bir oyunu da, günah işleyen insanı
paniğe kaptırarak saflarına almaktır. Yani "sen nasıl olsa büyük günahkârsın;
sen artık iflah olmazsın, öyleyse günaha devam; battı balık yan gider"
sloganıdır. Bu yorum, temelden yanlış bir yargıdır. "Allah'ın rahmetinden
ümit kesmeyiniz. Allah,(vazgeçilip tevbe edilince) bütün günahları mağfiret
eder." (39/Zümer, 53)           
Kalbin mühürlenmesi, boş
arzuları ilah edinme (Câsiye, 23), Allah'ın nimetlerine nankörlük (7/A'râf,
101), azgınlık, zulüm (10/Yûnus, 74), bilgisizlik (Rum, 56; Tevbe, 87, 93) gibi
sebeplerden olmaktadır. Kalbi mühürlenenler artık insanca ne görebelir, ne
duyabilir, ne anlayabilir, ne de yaşayabilirler. (2/Bakara, 7; 63/Münâfıkun, 3;
9/Tevbe, 87, 93; 6/En'âm, 46) Küfre götüren günahlar açısından önemli bir konu, 
günahın  cinsidir.  Her  günah çirkindir, kaçınılması gereken yasaklardır. Ama
şeytan, bazan küçük günahları gözümüzde büyütürken; büyük günahları ve şirki
basitleştirir. Elfaz-ı küfür, şirk ihtimali olan konular, müslümanın gözünde
cehenneme düşmekle eş görünümünde olmalıdır. Namazı terk etmeyi alışkanlık
haline getirmek de küfür yoluna sapmaktır. Bunun yanında, insanın kendini, hevâ
ve hevesini putlaştırmaya  götüren  gurur ve istiğnâ  çok  önemli  bir 
günahtır.  Bir  günah,  zulümle ilgiliyse, gönül incitiyorsa çok ciddi sonuçları
olacak bir vebaldir. Zulüm, Kur'an'ın üzerinde ısrarla durduğu kalbi mühürlü
kâfirlere ait bir özelliktir. Zalimin kalbi mühürlenmeye baş adaydır. Ve şirk en
büyük zulümdür. Yine küfre düşmemek açısından günah üreten günahlardan şiddetle
sakınmamız gerekmektedir. Bazı günahlar, başka günahlara yataklık ederler.
Bunların başında yalan ve içki gelir. Yalanın günah barajını aşarak, nifak ve
küfrü temsil ettiği konusunda ciddi uyarılar vardır.    
Hastalık ve bozukluklardan
arınmış bir kalp, Kur'an dilinde selîm kalp adını almaktadır. (26/Şuarâ, 89;
37/Saffât, 84) Allah'ın, insandan son hesap gününde istediği tek şey, O'nun
huzuruna selim bir kalple gelmiş olmasıdır. (bkz. 26/Şuarâ, 89) Din hayatının,
müslümanca yaşayışın amacı, insana selim kalbi kazandırmaktır. Selim kalbin
olmadığı kişide, din sadece bir kuru iddia ve aldanıştır. İlginçtir ki, gaye
olan, kalbe sıfat yapılan  "selim"  kelimesi, tevhid yolunun genel adı olan
İslam'la aynı köktendir. Yani selam ve selamet kökünden. O halde selim kalp
barış, huzur, güven, aklık ve sükûnetle dolu olan kalp demektir ki, İslam da bu
değerlerin elde ediliş yoludur. Bu değerlerin sembol ve ufuk adı Allah'tır. Bu
yüzden İslam'ın teknik anlamı, Allah'a teslimiyet olarak verilmiştir. Buradan
bakınca selim kalp, Allah'a gereğince teslim olmuş kalp demek olacaktır.
Kalbin imtihanını (49/Hucurât,
3) başarıyla verenlerin onu rahmet ve re'fet (sıcaklık, merhamet, kaynaşma) ile
doldurduklarını görüyoruz. (57/Hadîd, 27) Bu kalpler kasvete uzaktır. Hasta
kalbin yolu kasvete; rahmetle dolu kalbin yolu lînete, yani yumuşaklığa çıkar.
Kalp yumuşaklığının yokluğu, kalp gılzatı, yani katılık ve kabalık getirir ki,
bu, insanları nefretle kaçıran bir illettir. (3/Âl-i İmran, 159) Kur'an,
kalplerin, Allah'ı zikirle yumuşadığını belirtir. (39/Zümer, 23) Allah'ı zikir,
yani şuurlu anma, kalbi titretir, yumuşatır ve daha sonra da onu itminan ile,
yani sükûnet, ferah, huzur ve doygunluk ile doldurur. Ve Kur'an'a göre kalplerin
itminanı yalnız ve yalnız Allah'ı zikirle mümkündür. Allah yerine başka şeylerin
sevgili seçildiği bir kalbin doyması, mutlu olması beklenemez. (bkz. 13/Ra'd,
28; 57/Hadîd, 16; 22/Hacc, 35; 23/Mü'minûn, 60; 8/Enfâl, 3)  
Kur'an, mühürlenmiş kalplerin
mütekebbir, müstekbir kalpler olduğunu beyan eder (16/Nahl, 22). "Allah,
mütekebbir cebbar (büyüklük taslayan her zorbanın) kalbini mühürler."
(40/Mü'min, 35) Burada mütekebbir sıfatına, cebbar vasfının eklendiğini
görüyoruz. Cebbar; cebre, şiddete, zora, dehşet ve baskıya başvuran demektir.
Anlaşılan o ki, Kur'an, mütekebbirlerde cebbarlık sıfatının da kaçınılmaz
olduğunu vurguluyor.
Mühürlenmiş hastalıklı
kalplerin bir dâvâ çevresinde birleşmeleri mümkün değildir. Çünkü onlar,
birliğin en emin yolunu, tevhidi, yani Allah'ın birliğini kabullenmeyerek kaosa
düşmüşlerdir; artık birleşemezler. Onların vücut verebilecekleri birlik ve
beraberlik ancak dış planda bedensel ve maddesel olabilir. "Sen onları toplu,
birlik ve beraberlik içinde sanırsın; oysa ki onların kalpleri parça parçadır."
(59/Haşr, 14)
Kalp bozukluğunun insan
hayatındaki en tehlikeli pratik görünümü, insanın kalbiyle dilinin
farklılığıdır. Kur'an bunu imansızlığın, şahsiyetsizliğin, dejenerasyonun bir
belirişi olarak tespit ediyor. Kalple dilin uyuşmazlığı, insanın kalbine karşı
günah işlemesi, kalbine ihanetidir. (bkz. 2/Bakara, 283) (3) 
Kur'an'ı, tedebbürle yani
düşünerek, anlayarak okumamak, kalbin kilitli olmasının en önemli belirtisidir.
"Peki bunlar, Kur'an'ın anlamını inceden inceye düşünmüyorlar mı: Yoksa kalpleri
üzerinde kilitler mi var?" (47/Muhammed, 24). Âyette geçen "tedebbür",
okunan şeyin anlamı üzerinde iyiden iyiye düşünmek demektir. Bu ayetten
anlaşılmaktadır ki, Kur'an'ın ne dediğini anlamadan okumanın insanı bir yere
getirmesi mümkün değildir. Kur'an'ın manası üzerinde düşünmemek, veya "biz
Kur'an'dan bir şey anlayamayız" diyerek Allah'ın kelamını rafa kaldırmak, kalbin
mühürlenmiş olduğuna işarettir. Nitekim, bu ayetin öncesinde (47/Muhammed
suresi, 23. âyette) lanetlenmiş, kulakları tıkanmış, gözleri körelmiş
insanlardan söz ederek dolaylı bir yoldan Kur'an'ı tedebbür etmeyenlerin kimler
olduğuna dikkat çekilmiştir. "Kalpleri üzerinde kilitler mi var?"
sorusundan şu sonuçlar çıkmaktadır: Ya bu insanlar Kur'an'ı dikkatle okuyup
anlamamaktadırlar veya anlamaya çalışmalarına rağmen onun emirleri, anlamları ve
amaçları kalplerine yerleşmemiştir. 
"İman edenlerin, Allah'ı
zikir ve O'ndan inen Kur'an sebebiyle kalplerinin ürperip saygı dolu bir korku
ile yumuşaması zamanı daha gelmedi mi? Onlar, daha önce kendilerine kitap
verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri
katılaştı. Onlardan birçoğu yoldan çıkmış fasık kimselerdi." (57/Hadîd, 16).
Ayet, iman ettikten sonra ayağı sürçen ve Allah'ın kitabına farkında olmadan
sırt dönen insanları uyarmakta mucize bir beyandır. Aynı hatalı yoldan giderek
perişan olan kitap ehli örnek gösterilmiştir. Hitap, son derece açık ve
ürperticidir. İman sahipleri Allah'ın zikrine, yani Kur'an'a sırt dönmemek
konusunda uyarılmaktadır. İkinci olarak, ehli kitabın zamanla bozulduklarına,
kalplerinin karardığına ve saptıklarına dikkat çekilerek Allah'ın kitabına uzak
kalmanın sonucu örneklendirilmiştir. Bu ayet, zaman içinde Kur'an'a uzak düşüp
vahyin kabulleri yerine, geleneğin kabullerini koyan İslam dünyasına mucize  bir
Kur'an ihtarıdır. Kalpler katılaşmış, şekil ruhu örtmüş, iç dünyalar
kararmıştır. Bu çoraklık ancak Kur'an'ın nefesiyle canlılık ve berekete
döndürülebilir.
Kalplerin katılaşmasından sonra
fasıklıktan başka ne gelir? Doğrusu şu insan kalbi çabucak değişiverir, çabucak
unutuverir. Kur'an nuruyla aydınlandıktan sonra uzun bir süre Allah'ı
zikretmekten uzak kalınca katılaşır, aydınlığını yitirir, körelir ve kararıp
söner. Gönüllerin huşu ve huzur ile Allah'ı anmaları gerekir. Aydınlanıp
arınmalar için sürekli uyanık tutulması icap eder. Fakat donmuş, katılaşmış,
hareketsiz hale gelmiş bir kalpten hemen ümit kesilmemelidir. Çünkü onda yeniden
hayat emaresinin görülmesi, aydınlıkların parlaması ve böylece Allah'ın zikrine
koşması mümkündür. Çünkü Allah, öldükten sonra yeryüzünü de diriltir, hayat
doldurur, bitkilerle süsler, yiyecek meyveler bitirir. Kalpler de tıpkı böyle
Allah dilediği zaman dirilir. Allah, ölüden diri çıkarır. Yeryüzünün dirilişi
gibi bu Kur'an da kalpleri diriltir. Ona gıda verir, sular, yumuşatır ve
ısındırır. 
Allah, kâfirlere sevgi
göstermeyip buğz eden, onları dost kabul etmeyen mü'minlerin kalplerine imanı
yazar ve onlara yardım eder. (bkz. 58/Mücadele, 22)
İnsanın kalbi, iki farklı
ânında aynı durumda olmaz; her şeyden daha çok kendi amellerinden etkilenir. İyi
ve nurlu bir kalbe nur verir; kötü ve karanlık bir amel ise kalbin nurunu alır,
onu karartır. Sâlih amel, insanın kalbini yumuşatır, öğütleri, hakkı ve hakikati
kabul etmesini sağlar. İnsanın fıtratıyla bağdaşmayan ameller ise, insanın
kalbini sertleştirir, katılık getirir. İnsanın kalbi, Kur'an'dan ışığını kesip,
Allah'ın nuruyla bağını koparınca öylesine kararır ki, Kur'an tabiriyle artık
onun işi bitmiş ve onun kalbi mühürlenmiş sayılır. Takva sayesinde Kur'an'ın
hidayetiyle, Allah'ın nuruyla bakıp, görünmezleri keşfeden, perdenin arkasındaki
parıltıları görebilen insan; bu ışıkla irtibatı kendi iradesiyle kestiğinde
körlüğü seçmiş olur. Artık, her şeye perdelenmiş gözlerle bakar. Görülmesi
gerekenleri göremez. Kendi gözleriyle bazı şeyleri görür, ama sanki hiç görmemiş
gibidir;  sanki gözlerinin önüne perde çekilmiş olur. Kalbi de imandan, 
sevgiden  ibadetten  zevk  almaz olur  ve  küfrü, ısyanı, fesadı güzel görmeye
başlar. Bunlar küfrün etkileridir; küfrün nedenleri değildir.  "Onlar
sapınca, Allah da kalplerini saptırmış, eğriltmiştir." (61/Saff, 5)
 

Yorumlar

Yaşar Nuri Öztürk KUR'AN DAKİ

Yaşar Nuri Öztürk KUR'AN DAKİ TEMEL KAVRAMLAR kitabında KALP kavramını sizin de paylaştığınız gibi çok güzel anlatmış,eserin sahibinin hakkını yememek adına bu yazının kaynağını belirtmeniz gerektiğini düşünüyorum...

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

Son yorumlar