Skip to Content

Bâtıl Dinler (Uydurma Dinler)

Bâtıl Dinler

Bâtıl
Dinler (Uydurma Dinler)
               

İnsanların
İslâm'ın dışında tarih boyunca kendi kafalarından uydurdukları bütün dinlerin
genel adı, bâtıl dindir. Hak din bir tanedir, ama bâtıl dinler sayısızdır. Bâtıl
dinler, insanlar tarafından konulan hayat şekilleridir. Kanun ve kuralların
Allah'a dayanmadığı sistem ve nizamların tümü bu gruptandır. Puta tapıcılık,
Mecusilik, Budizm gibi hayat şekilleri, eski zamanlardan beri görülen bâtıl
dinlerdendir. Kapitalizm, komünizm, sosyalizm, materyalizm, faşizm,  Kemalizm,
laiklik gibi ideolojiler ve tüm beşerî düzenler günümüzdeki bâtıl dinlerdir.

Bâtıl dinler,
Allah (c.c.) tarafından kabul edilmediği gibi; onlar, ne insanın yaratılış
sebebine cevap verebilirler, ne dünyadaki huzuru sağlayabilirler, ne adâleti
yerine getirebilirler, ne de âhiret kurtuluşuna götürebilirler. Çünkü hepsi de
insan hevâsının ürünüdür. Hepsi de hak din olan İslâm'a karşı olmak üzere ortaya
atılmışlardır. İnsanlara din gönderme hakkı yalnızca onları yaratan Rabb'ın
hakkıdır. Allah'a rağmen insanlara din teklif  edenler, uydurdukları ilkeleri
din haline getirip insanları onlara itaate zorlayanlar, Firavun tipli azgın
tâğutlardır. Allah (c.c.) ise, bütün zamanların insanlarına, ‘tâğuta kulluktan
kaçının, Bana ibâdet edin' buyurmaktadır (16/Nahl, 36).
Muharref (bozulmuş)
dinleri anlatırken, vahye dayalı dinin, birtakım maddecilerin işine mâni olduğu
için, onların dini bozduklarını, değişikliğe uğrattıklarını görmüştük. Burada da
aynı amaç söz konusudur. Uydurulan bu dinler, insanları ezip sömürmüşler,
yaratılışlarının zıddına yaşamaya mecbur etmişlerdir. İnsanlık bu dinlerde, ezen
ve ezilen, sömüren ve sömürülen, şımarıp büyüklenen ve şahsiyeti elinden alınıp
köleleştirilen diye ikiye ayrılmıştır. Ama hep sömürülen, ezilen ve
köleleştirilen kesim çoğunlukta olmuştur. Kısacası, bu dinler azınlıktaki grubun
arzularını gerçekleştirip, onların hevâ ve heveslerini tatmin aracı olmuştur. (Adlarına
çoğunluk rejimi denen demokrasi ve benzeri hayat şekillerinde de durum farklı
değildir.)
İnsanlar,
zulmün ve sömürünün farkına varıp patlama noktasına geldiklerinde, müstekbirler,
insanlara yepyeni hayat şekilleri (dinler) sunmuşlardır. Bu tiplerin ortak
vasıfları İslam'a düşmanlık olduğundan, Hak Din'i tebliğ edenleri fitneci,
fesatcı, düzeni bozan anarşistler olarak tanıtmaya çalışmışlar; kendilerini ise
ıslah edici olarak göstermişlerdir. (Bkz. 2/Bakara, 11-12 ve  40/Mü'min, 26)
Geçmişte olduğu
gibi zamanımızda da insanlara yeni yeni dinler (ideolojiler) ileri sürülmüş, bu
dinler belirli zamanlarda insanların hayatlarına hâkim olmuştur. Fakat bu dinler,
kendi bağlılarını bile mutlu edemediği, onlara özgürlük, hak ve adâlet
veremediği gibi;  insanların çoğunluğunu şeytanın ve bir avuç azınlığın kulu,
kölesi yapmıştır.
Kuvvetlinin
zayıfı ezmesine, sömürmesine dayanan bu uydurma dinler bugün birer birer
çökmekte, insanlık, yaratılışına uygun olan dini aramaktadır. Kapitalizme ve
faşizme alternatif olarak ortaya çıkan komünizm ve sosyalizm gibi dinler (ki
bunlar dinsizlik dinidir) 70 senede çökerek, kendi bağlıları tarafından tarihin
çöplüğüne atılmışlardır. Bazıları, kendi elleriyle yaptıkları dinlerini yine
kendi elleriyle yıkıp yeni yeni dinler edinmektedir. Bir zamanlar elleriyle
yaptıkları ve sonra taptıkları heykelleri, putları atacak çöplük arayan insanlar,
kırdıkları putların yerine yenisini koymayı  daha ne zamana kadar sürdürecektir?  

Bir hayat şekli,
bir dünya görüşü, bir yol, bir yaşam tarzı olarak ifade ettiğimiz şeyin en kısa
adı "din"dir. Din kavramı, bütün bunları kuşatmaktadır. Herhangi bir toplumun,
cemaatin veya bir ferdin dünya görüşü, gittiği yol ve yaşam tarzı Allah'ın
hükümlerine göre belirleniyor, bu İlâhî hükümlere göre şekil alıyor ise, bu
toplum, bu cemaat veya bu fert İslâm dini üzeredir.
İslâm'ın hâkim
olduğu ülkede, İslâm'ın sosyal ve ekonomik adâleti her şeyi kuşatır. Allah'ın
râzı olacağı dini, yani İslâm'ı yaşayan toplumlarda, Allah'ın hükümleri
karşısında herkes eşittir. Bu hükümlerden muaf tutulan, bu hükümler karşısında
ayrıcalıklı veya dokunulmaz olan sınıflar yoktur.
Peki, bu
eşitlikten, bu adâletten, bu hükümlerden herkes memnun mudur? Elbette ki
değildir! Dinî otorite veya siyasî iktidar adına insanları ezmek, insanları
sömürmek isteyen müstekbirler, bu durumdan hiç memnun olmazlar. Çünkü yürürlükte
olan İlâhî hükümlere göre insanları aldatmaları, insanları ezmeleri, insanları
sömürmeleri mümkün değildir. Bu durumda yapacakları iş, kendi çıkar ve
menfaatlerine dokunan İlâhî hükümleri te'vil veya tahrif etmek ve bununla da
yetinmeyip, İlâhî hükümleri rafa kaldırarak, insanların yaşam şeklini
belirleyecek yeni hükümler, yeni kurallar koyup uygulamaktır.
İnsanların
yaşam şeklini belirleyecek yeni hükümler, yeni kurallar  koyup uygulamak! Bu ne
demektir? Bu, en açık ifadesiyle, yeni bir din ortaya koymaktır. Çünkü din
gerçeği, insanların yaşam şeklini, hayat nizamını belirleyen hükümler manzûmesi
olduğundan; İslâm'ın hükümlerini reddedip, bu İlâhî hükümlere zıt hükümler
koymak; İslâm'ı beğenmeyip, İslâm'ı reddedip yeni bir din oluşturmaktır.

Tarihin her
döneminde bunun açık örnekleriyle karşılaşıyoruz. Zaten Allah (c.c.)'ın muayyen
zamanlarda peygamberler göndermesinin nedeni de, insanların hak dinden sapmaları,
hak dini tahrif etmeleri, dinlerini parçalara ayırmaları ve yeni yeni dinler
türetmeleridir. Yoksa onlar kendilerine gönderilen hak din üzereyken, Allah (c.c.)
"biraz da bu dini yaşayın!" diyerek, farklı farklı dinler göndermiş değildir!
İşte insanların, hak dini tahrif ederek veya parçalara ayırarak ya da hayat
şeklini belirleyecek hükümler, kanunlar koyarak ortaya çıkardıkları bütün bu
dinler, hak olan İslâm gerçeğine göre bâtıl dinlerdir. Bunların adına bilimsel
çevrelerce değişik izm'ler, değişik ideolojiler denilse de, İslâm'a göre bunlar
birer dindir;  bâtıl dindir.
Fakat ne
gariptir ki, insanlara "din" denilince, her nedense sadece âhiretle ilgili
meseleleri dikkate alan, metafizik konularla alâkalı görüşler akla gelmektedir.
Nitekim kaynağı itibarıyla semavi olan Yahudiliğe, Hıristiyanlığa veya İslâm'a
"din" dedikleri halde, değişik dünya görüşlerinin ve ideolojilerin de "din"
olduğunu dikkatlerden kaçırmaktadırlar. İnsanlar için düşünce ve yaşantılarının
temelini oluşturan her sistem, inanç veya felsefe din ismini almasa dahi,
gerçekte birer dindirler.
Dolayısıyla,
dini olmayan hiç kimse yoktur. Çünkü herkesin bir hayat tarzı vardır. Biliyoruz
ki, her din bir hayat şekli, bir yaşam nizamıdır. Bu yaşam nizamının içinde
âhiretle ilgili boyut olduğu gibi, dünya ile ilgili boyut da bulunmaktadır.
Hatta ve hatta dünyevî boyut, pratik düzlemde uhrevî boyuttan çok daha önce
gelmektedir. Çünkü uhrevî boyuta yönelmek, meselenin dünyevî boyutu
çözümlendikten, daha açık bir ifadeyle kişinin ayakları dünyada yere bastıktan
sonra gerçekleşmektedir.
Din kavramının
dünyadaki pratiğe önem veren bu genel tanımını dikkate alarak bir değerlendirme
yapacak olursak; insanların hayat şeklini belirleyen her ideoloji,
her izm, her dünya görüşü veya yaşam biçimi, Kur'ân-ı Kerim'e göre birer dindir.
Çünkü bütün bunlar dinin yapısında yer alan konulara müdâhale etmekte, bu
konularda doğru veya yanlış görüşler, hükümler ileri sürmektedirler. Bu
ideolojilere "din" denilebilmesi için, kaynağı itibariyle İlâhî veya beşerî olma
şartı yoktur. Meselâ Mekke'li müşrikler kendilerini İlâhî bir dine nisbet
etmemelerine rağmen, Kur'ân-ı Kerim onların içinde bulunduğu hayat şekline ve
onların tüm yönelişlerine "din" demektedir. "De ki, ey kâfirler! Ben sizin
taptıklarınıza tapmam. Benim taptığıma da siz tapacak değilsiniz. Ben de sizin
taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin
dininiz size, benim dinim bana." (109/Kâfirûn, 1 - 6)
Nitekim aynı
örnek Kur'an-ı Kerim'deki Yusuf (a.s.) kıssasında da bulunmakta, Yusuf (a.s.)'un
yanında bulunduğu hükümdarın düzenine, yönetim hukukuna "din" denilmektedir.
"İşte Biz Yusuf için böyle bir plan düzenledik. (Yoksa) hükümdarın dininde (hırsıza
verilecek cezaya göre) kardeşini (yanında) alıkoyamazdı." (12/Yûsuf, 76).
Fazlalaştırabileceğimiz bu örneklerden de anlaşılacağı gibi, Kur'an-ı Kerim'e
göre yegâne din İslâm değildir.
"Allah
katında din, hiç şüphesiz ki İslâm'dır." (3/Âl-i
İmrân, 19) âyet-i kerimesini ileri sürerek "Allah katında din İslâm'dır. Öyleyse
İslâm'dan başka bütün yönelişler, bütün hayat şekilleri, bütün ideolojiler din
değildir" demek; bu âyeti, Kur'ân-ı Kerim'e zıt yorumlamak demektir. Bu âyet-i
kerimeden anlamamız gereken gerçek; Allah katında geçerli ve makbul olan din,
Allah katında hak olan din, sadece ve sadece İslâm'dır.
Kur'ân-ı
Kerim'de beyan edilen bu gerçek, insanların İslâm'dan başka dinler üretmeleri,
bu dinlere yönelmeleri realitesiyle çatışmaz. İnsanların ürettikleri, insanların
ortaya koydukları hayat şekilleri birer din olduğu gibi, semâvî bir dinin
insanlar tarafından parçalanan, tahrif edilen bütün şekilleri de yine bir dindir.
Nitekim yukarıda verdiğimiz örneklerden de anlaşılacağı gibi Rabbımızın kelâmı
olan Kur'ân-ı Kerim'de; müşriklerin ve kâfirlerin hayat şekline, hükümdarın
yönetim hukukuna, kaynağı itibariyle hak olan dinlerini tahrif eden ehl-i
kitabın yaşam biçimine yine "din" denilmektedir.
O halde
İslâm yegâne din değil; yegâne hak dindir. Kaynağı ve ilk dönemleri
itibariyle hak olan Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi bütün İlâhî dinlerin aslını
kendi kapsamına alan ve bunun biricik ifadesi olan İslâm, Allah katında ve biz
mü'minler nezdinde yegâne hak dindir. İslâm'ın karşısındaki diğer dinler ise
yine birer din olmalarına rağmen, en genel ifadesiyle bâtıl dinlerdir. Değişik
izm'ler, değişik ideolojiler birer dindir; birer dindir ancak, hak din
değillerdir. Kimilerimizin aklına şu soru gelebilir: Madem birçok ideolojiler ve
birçok izm'ler birer dindir, o halde bunlara neden "din" denilmiyor da, başka
başka isimlerle adlandırılıyor?
Çünkü bilindiği
üzere ideolojinin mânâsı, bir yaşam biçimini belirlemeyi amaçlayan ve kendi
içinde bağlantısı olan siyasî, iktisadî, sosyal görüşler bütünlüğüdür.
İdeolojiye yüklenen bu tanım, dinin tanımına paralel bir tanımdır. O
halde neden bunlara "din" denilmiyor? İşte, dünya müstekbirlerinin kendi
koydukları dinlere bilmem ne ideolojisi veya bilmem ne izmi demelerinin nedeni;
yönettikleri halkın iki ayrı din vâkıasıyla, yani din ikilemiyle karşılaşmaması
içindir. Çünkü bu müstekbirler halk kitlelerinin din olgusuna karşı tutucu
yaklaşımlarını bilmekteler ve halkın tepki göstereceği bir din ikilemi meydana
getirmemek için, kendilerinin ürettikleri veya türettikleri dinlere, bilmem ne
ideolojisi veya bilmem ne izmi gibi isimler takmaktadırlar.
Kurtuluşları
ancak ve ancak İslâm'da olan insanlara, İslâm'ın karşıtı olarak bir dünya
görüşü, bir yaşam tarzı, bir hayat şekli öngören her ideoloji, her izm, İslâm'ın
karşısında  bâtıl  bir dindir.  Bu  bâtıl dinlere  inanmak,  bu  bâtıl dinlerin 
dünya görüşünü benimsemek ve bu bâtıl dinleri yaşamak ile, "benim dinim bu
ideoloji veya bu izm'dir" demek arasında hiçbir fark yoktur. "Kim İslâm'dan
başka bir din ararsa, asla ondan kabul edilmez. O, âhirette de kayba
uğrayanlardandır." (3/Âl-i İmrân, 85)
İnsanın
dünyadaki tarihi, Âdem (a.s.) ve Havva vâlidemizle başlayan bir tarihtir. Âdem
(a.s.) ise, bildiğimiz gibi hem ilk insan ve hem de ilk peygamberdir. Tabii ki
peygamberlik görevi, ailesine yönelik bir görevdir. Dolayısıyla dinler tarihinin
başlangıcında hak din vardır. İnsanların yaşam biçimini açıklayan ilk din, ilk
nizam; hak olan din, hak olan nizamdır. Bâtıl dinler ise sonradan ortaya çıkan
dinlerdir.
Bâtıl dinlerin
gerçek mimarı, hiç şüphesiz ki şeytandır. Şeytan, bâtıl dinleri ihdas etmek için
kendi dostlarına vesveselerle yol gösterirken, hak dinin yapısını dikkate
almıştır. Nitekim bâtıl dinleri genel olarak inceleyecek olursak, hak dinin
iskeletine bâtıl ceset giydirildiğini görürüz. Şeytan ve dostları kendi
çıkarlarına uygun bâtıl dinleri ihdas ederlerken, çoğu zaman hak dinin bazı
görüşlerine hiç dokunmamışlardır. Şeytan ve dostlarının çıkarlarına zararlı
gözükmediği için müdâhale edilmeyen bu gibi görüşler, hak dinleri tahrif edilen
toplumların, kendilerini hâlâ hak dinde sanmalarına ve dolayısıyla bâtıl dinlere
tepki göstermemelerine neden olmuştur. Oysa şeytan ve dostlarının müdâhale
etmedikleri bu gibi görüşler, hak dinin bütünlüğünde anlam ve hikmet kazanan
görüşlerdir. Hak dinin bütünlüğünden koparılan bu görüşler,  ne yazık ki
insanları uyarıcı niteliğini yitirip, hâkim otoriteler tarafından insanları
uyutucu bir niteliğe dönüştürülmektedir.
Meselâ küfrî
otoriteler tarafından yönetilen, halkında müslüman olan ülkelerde, tâğutî
otoritelerin namazı yasaklamamaları ve bunun da ötesinde bu yönetimlerdeki bazı
Firavunların halkın karşısına namaz kılıyormuş görüntüleriyle çıkmaları,
aldatılan halkın ülkeyi İslâm, yöneticileri de müslüman kabul etmelerine neden
olmaktadır. İşte İslâm ülkelerinde müslümanları kötülüklerden uzaklaştırıcı,
uyarıcı, arındırıcı ve diriltici bir niteliği olan namaz eylemi, böylesi
ülkelerde kendi özünden ve anlamından uzaklaşarak halkların uyutulmasına neden
olmaktadır.
Genellikle hak
dinin ismini kullanarak veya hak dinle hiçbir çelişkisi yokmuş gibi empoze
edilerek yürürlüğe konulan bâtıl dinler, insanların ezilmesine, insanların
sömürülmesine neden olmuştur.
Ancak, insanı
yaratan Allah, insanları böylesi zulümler, böylesi sömürüler içinde başıboş
bırakmamıştır. Peygamberler, insanları içine düştükleri bu zilletten kurtarmak
için gönderilmişlerdir. Zamanımızdaki zâlimleri, zamanımızdaki bâtıl dinleri
yerle bir etmek ve Allah'ın râzı olacağı İslâm'ı hâkim kılmak için, yeni bir
peygambere gerek yoktur. Çünkü Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz'le birlikte
gönderilen Rabbânî mesaj, ilk günkü tazeliği ve ilk günkü temizliği ile elimizde
bulunmaktadır. İslâm Dini'nin iki temel kaynağının (Kur'an ve sünnet) elimizde
bulunması, bütün bâtıl dinler karşısında İslâm dinini yeniden tebliğ ve yeniden
ikame edebileceğimizi gösterir. (5) 
Beşerî
doktrinler, ideoloji ve düzenler, aslında İslâm'ı mahkûm etmek için gerekçe
olarak gösterdikleri "bağnazlık"ların en ileri türlerini sergilemektedirler. Din
adına tarih boyunca türlü bağnazlıklarla birçok cinâyetlerin işlendiği doğrudur.
Ancak, modern dünyanın çağdaş ve câhilî dinleri olan doktrinler ve "...izm"ler
uğruna işlenen cinâyetler, zulümler ve katılıklar, geçmişte işlenen ve "din"i 
mutlak anlamda itham etmek için araç olarak kullanılan benzeri tutumlardan çok
farklı mıdır? Sömürgecilik adına kapitalizmi, emperyalizmi, komünizmi, siyonizmi
yerleştirmek ve güçlendirmek için işlenmiş "modern cinâyetler" ve "çağdaş
bağnazca tutumlar" mı insanlığa daha büyük darbeler indirmiştir, yoksa genel
olarak bütün dinleri ve bu arada da yegâne hak din olan İslâm'ı mücâdelenin
dışında tutmak, saf dışı bırakmak maksadıyla özellikle üzerinde durulmak
istenen, hak dinden sapma sonucu ortaya çıkan cinâyetler mi?
Bu sözler,
bâtıl adına işlenen cinâyetlerin savunması değildir. Anlatılmak istenen şudur:
İnsanlık, dini tanımadığını ileri sürerken bile "bir düzene uymak" anlamında bir
dine mensuptur. Modern insan da dine karşı çıkarken, kendisi gibi yaratıkların
ortaya koymuş olduğu, fakat hiçbir şekilde ona aradığı mutluluğu veremeyen,
sağlayamayan insanların kurdukları düzenlere, yani "din"lere bağlanmakta, boyun
eğmektedir. Çağdaş dünya dininin ilâhları sermaye patronları, bankerler,
sanayiciler, şarkıcılar, artistler, sporcular...dır. Mâbetleri/tapınakları ise
bankalar, fabrikalar, stadyumlar, gazinolar...dır. Kullar ise her yere
çevrilebilen, istenildiği gibi şartlandırılıp beyinleri yıkanabilen, istenilen
şekilde yönlendirilebilen insan yığınlarıdır.
Açıkça
anlaşıldığı gibi durum şundan ibârettir: Her bir siyasal, toplumsal, ekonomik
düzen, aynı zamanda belli bir hayat görüşünün bir yansıması, bir ifadesidir.
Pratiğe yansıyan her bir şekil arkasında, ona o keyfiyeti kazandıran bir inanış,
bir düşünüş yatmaktadır. Meselâ materyalizm, eşya ve kâinat hakkındaki belli
birtakım görüş ve yaklaşımlara sahiptir. Bu görüş ve yaklaşımlardan hareketle
insanlığa sosyal, siyasal ve ekonomik bir düzen teklif etmiştir. Bütün bunlar
yanında eşya ve evren hakkındaki yorumlara, dolayısıyla sunduğu düzene
"inalımasını" yani bir inanç olarak algılanmasını sağlamak için de başkalarını
iknâ etmeye özel bir çaba harcamaktadır. İşte, aslında insanlığa belli bir hayat
ve kâinat anlayışı ve yorumu sunan, bu yolun esası üzere de insanlar arası
ilişkileri her türlüsüyle düzenlemeye çalışan her bir sistem, aynı zamanda bir
inanç düzenidir, yani bir "din"dir.
Bu yorum ve
açıklamaların, Kur'ân-ı Kerim'in "din" için getirdiği yoruma aykırı olmadığı,
aksine tam uygun olduğu rahatlıkla söylenebilir. Dinle ilgili âyet-i kerimeler
bunu açıkça ortaya koymaktadır. Yüce Allah, Rasûlü'nü hidâyetle ve diğer bütün
dinlerden üstün kılmak üzere "hak din" ile göndermiştir (9/Tevbe, 33; 48/Fetih,
28; 61/Saff, 9), Allah katında yegâne geçerli din İslâm'dır (3/Âl-i İmrân, 19).
İslâm'dan başka bir din arayan kimsenin bu dini, ondan kabul edilmeyecektir ve
o, âhirette hüsrâna uğrayanlardan olacaktır (3/Âl-i İmrân, 85).
Bu âyetlerden
ve benzerlerinden açıkça anlaşılmaktadır ki, İslâm'ın dışında başka dinler de
vardır. Allah katında geçerli olan ve olmayan dinler vardır. İnanılıp uyulduğu
takdirde kişiyi kurtuluşa erdiren din vardır, âhirette ziyana uğratacak dinler
de vardır. Buna göre, insanların benimsedikleri, inandıkları, düşünüş ve
yaşayışlarını hemcinsleriyle ve çevrelerindeki eşya ile bu düşünüş ve inanışlara
göre belirledikleri her bir düzen, sistem, ideoloji ve doktrin; adına din
denilmese bile bir "din"dir. Hatta Allah'a ya da bir veya birçok ilâha
inanmaları ya da inanmamaları, bu inançlarını açıklamaları ya da açıklamamaları,
bazı davranışlarına "ibâdet" adını verip vermemeleri dahi durumu değiştirmez.
Çünkü dinlerde asıl olan bir "inanç düzeni" ile bu düzene göre şekillenen bir
hayat anlayışı ya da dünya görüşü ve buna bağlı olarak bir "yaşayış düzeni"nin
varlığıdır. Bunun sözkonusu olamayacağı hiçbir "hayat düzeni" bulunmayacağına
göre, insanlık için -bu anlamıyla-  din dışında kalabilen bir hayat, esasen
düşünülemez demektir. Bu gerçek, aynı şekilde İslâm âlimlerinin de gözünden
kaçmamıştır. Meselâ Şehristânî, dinleri ve mezhepleri incelediği el-Milel
ve'n-Nihal adlı eserinde açıkça şunları söylemektedir:
"Dünyada
çeşitli din ve mezhep mensupları ve hevâ ve nıhle (fırka, mezhep) sahipleri pek
çoktur. Aralarında İslâmî fırkalar da vardır; yahûdi ve hıristiyanlar gibi
indirilmiş kitapları olduğu kesin olarak bilinenleri de vardır; mecûsiler ile
maniheistler gibi kitap indirilmiş olma ihtimali olanlar da vardır; ilk
felsefeciler, dehrîler (zamandan başka maddeyi etkileyici bir faktör tanımayan
materyalistler), yıldızlara tapanlar, putperestler ve brahmanistler gibi
birtakım hüküm, değer ve tanımları olup da Allah'tan indirilmiş bir kitabı
olmayanları da vardır. (Şehristânî, el-Milel ve'n-Nihal, 1/37)
Görüldüğü gibi,
her bir dünya, hayat ve kâinat görüşü aynı zamanda bir din olarak
değerlendirilmiştir ve böyle değerlendirilmelidir. Durum böyle olduğundan
dolayı, hatta laik düzenler için bile, din dışı bir hayat mümkün olamaz.
Dinin
kavranması için şu soruya cevap verilmelidir: Din, her durumda hayat için
kaçınılmaz ise, insanlık için nasıl bir din gereklidir? 
İnsanın belli
bir yapısının ve bu yapının gerektirdiği türlü ilişkilerinin sözkonusu olduğu
herkes tarafından bilinir. İnsanın, görünen ve duyularımızla algılayabildiğimiz
maddî yapısının, hatta bu varlığının en küçük diliminde dahi kendisini gösteren,
varlığını tartışılamaz ve inkâr edilemez kılan, bunun da ötesinde maddî
varlığına egemen olan, ona yön veren bir mânevî varlığının da bulunduğunu
görüyoruz. O halde insanlık için mükemmel bir dinin, insanın hem maddî, hem de
mânevî yapısını göz önünde bulundurması ve bunların her birisini -ayrı ayrı ve
bağımsız parçalarmış gibi değil- bir bütünün unsurları olarak değerlendirmesi,
bütüne yani insana kazandırdıkları âhenk ve dengeye uygun ve o nisbette ele
alması gerekmektedir. Dinin bunlardan birini görmezlikten gelmek ya da gerçek
önemine uygun bir şekilde hesaba katmamak gibi, insanda ruhî, maddî, tüm
ilişkilerinde dengesizlikler doğuracak bir değerlendirme yoluna gitmemelidir.
Mükemmel bir din, insanı olduğu gibi ele alan ve bu yapıya uygun bir düzen
teklif eden dindir. Gerçek din, insanı kuvvetli olduğu yanlarıyla, zaaflarıyla,
üstünlükleriyle, kabiliyetleriyle, imkânlarıyla, kısacası asıl yapısıyla ve
fıtratıyla ele alabilen bir dindir.
İnsan, tek
başına, çevresiyle, hemcinsleriyle herhangi bir ilişkisi bulunmayan, kendi
sınırlarını aşmayan bir varlık değildir. Onun için yalnızlık ve çevresini
etkilememek diye bir şey düşünülemez. O dünyaya geldiği andan itibaren,
çevresindeki hemcinsleriyle eşya ve kâinat ile ilişki halindedir. Bu
ilişkilerini kurarken insan çeşitli soru ve sorunlarla karşı karşıya kalır:

-Ben neyim?
Kimim? Nereden geldim, nereye gidiyorum? Benim bu kâinat içerisindeki yerim
neresidir? Bu evren ile ilişkilerimde uymam gereken ilkeler var mıdır? Yoksa
istediğim gibi hareket etmekte serbest miyim? Uymam gereken ilkeler varsa,
bunlar neler olabilir? Bunları nasıl öğrenebilir ve tesbit edebilirim? Ailemle
içinde yaşadığım toplum ve bütün insanlara karşı sorumluluğum nedir? Onlarla
ilişkilerimde bağlı kalmam gereken kurallar var mıdır, varsa nelerdir? Ben
onlara, onlar da bana karşı bir haksızlık yaparsa, ya da görevlerimizde
kusurumuz olursa buna karşı alınacak tedbirler var mıdır, varsa nelerdir, bu
tedbirleri kimler alacak? Kısaca, içinde bulunduğumuz her türlü ilişki nasıl ve
kim tarafından belirlenecektir? Bu ilişki türüne uygun bir yapılanma nasıl
olabilir? Yani, insanın hem eşya ile ilişkisi, hem de insan olarak ferdî,
ailevî, toplumsal, ekonomik, siyasal ve ahlâkî ilişkileri nasıl olmalıdır? Kim
tarafından belirlenmelidir? İşte mükemmel bir dinin bu tür sorulara, doğru ve
tatmin edici cevaplar vermesi kaçınılmazdır.
İnsanın,
kendinden başkaları ile ilişkiler kurduğu âlem, sırf bu görünen dünya değildir.
Onda, kendisi gibi eksik olmayan, mükemmel bir varlığa şevk ve ihtiyaç eğilimi
vardır ve bu onda fıtrîdir. Fıtrata ters, hatta düşman ortam ve düzenlerde
yetişen kimselerde dahi fıtratın bu meyli küllendirilebilse bile, tümden yok
edilemez. Peki, insan denen bu varlığı ve kâinatı en mükemmel düzen içerisinde
yaratan, fakat kendisinden de bu kâinatı müstağnî kılmayan varlık kimdir? O
nasıldır? O'nu tanımanın yolu nedir? O'na karşı görev ve sorumluluklarımız
nelerdir? Biz, O'nun için neyin ifadesiyiz? Bizden istekleri var mı? Bize karşı
davranışlarının, muâmelesinin esasları nelerdir?
Evet, mükemmel
bir dinin, yani insanın hayatına düzen verme iddiasında olan bir sistemin, bu ve
benzeri sorulara açık, anlaşılır ve kesin cevaplar vermesi kaçınılmazdır. İnsan,
yani selim fıtrata sahip; sapıklığın, isyanın ve günahın kirletmediği fıtrata
sahip insan, bu dünya hayatının sınırlılığından, darlığından, yetersizliğinden
rahatsız olur. Çünkü insan, hak sahiplerinin her zaman haklarını alamadığını,
haksızların, zâlimlerin her zaman uygun şekilde cezalandırılmadıklarını, zaman
zaman yaptıklarının yanlarına kâr kalabildiğini görmektedir. Bu böyle ise, âdil
ve hakkaniyete bağlı kalmanın faydası nedir? İnsanın bazen öyle emelleri olur
ki, kendisinin hatta neslinin ömrü bunları gerçekleştirmeye yeterli olmayabilir.
Meselâ, yeryüzünde gerçek bir adâletin gerçekleşmesi, mazlumun hakkını alması,
zâlimin cezasını çekmesi, insanların birbirlerine "kurtluk ve orman kanunları"
ile, ya da "tilkilik" mantığıyla değil de; "en az o da benim kadar haklara
sahip, benim kardeşim, benimle eşit" mantığıyla davranacakları toplumsal ahlâkî
bir düzenin kurulması, fert ve toplum vicdanında bunun yer etmesi...
İnsan, kendi
ferdî hayatında bunların, hatta işaretlerinin dahi gerçekleştiğini görmeyebilir.
Buna rağmen bu uğurda çalışmalarına da ara vermez. Neden? Bu uğurdaki
çalışmaları eğer eksik bulacaksa, boşa gidecek ve karşılıksız kalacaksa, onun bu
yolda yorulması nedendir? Demek ki, insanın fıtrî yapısında bu dünyanın
"ötesi"ne inanma ihtiyacı vardır ve sağlıklı bir fıtrat, mutlaka bu ihtiyacı
karşılamanın yollarına gider. Bu bakımdan mükemmel bir "din" fıtratın bu
ihtiyacını da karşılayabilmeli, bu konudaki sorularını tatminkâr bir şekilde
cevaplandırabilmeli, sorunlarını da mükemmel bir şekilde çözebilmelidir. (6)

                                                                   
                                                                        

Yorumlar

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

Son yorumlar